kırgınım karanlığa
tam alışmışken terketmesine.
yollara
hiç yoktan ayrılmasına.

kırgınım hayata
hep onikiden isabetine
karavanasızlığına, ıskalamayışına

kırgınım bahar yağmurlarına
yağdıramadan saçlarıma
ıslanamadan sudan çıkmışçasına
ve boğulamadan en sığ ve turkuaz kıyılarında
her defasında dağılan su birikintilerinin

takılan benimdir aslında
avcıların  ağlarına
yem istemeksizin
ve yem olacağımı bilerekten
ve kendime kırılma lüksümden feragat ile…

Evcil öfkelerimin modifikasyonudur bu

Mahalle baskısına maruz kalmaksızın

Ya da çöllerde kazınmış saçlarıma deriler gerilmeden

Kendi ruhumun komuta kademesindeki  silsileye başkaldırıştır.

 

Yarasalara ya da baykuşalara öykünmektir

Bülbülün güle sevdasını aşağılarcasına

Gecenin karanlığını yorgan yapmaktır

Gündüzün aydınlığını yok sayarcasına

Ahmet Haşim’i kıskandırrmak

Necip Fazıl’a ıslak kaldırımlarda yoldaş olmak uğruna

 

Çamuru sevmek

Toprağa ve suya olan aşktan

İnsanı saymamak

Şeytanla aynı dili konuşmaktan

 

Yağmurla  gelen bahara yeşile sırt çevirmek

dökülen yapraklara ve sarıya tutku dururken

uzayan gündüze son veren ekinokslara bir ergenekon tutkusuyla bağlanmak

demiri dövme zahmetine katlanmaksızın

ve

nevruza karalar bağlamak

ateşini yasla boğmak adına

elde var 75 tir…

Ekim 31, 2008

Ger dilersiz bulasız oddan necât 
 Mustafâ-yı bâ Kemâl’e essalât. 
 Ol Zübeyde, Mustafâ’nın ânesi 
 Ol sedeften doğdu ol dürdânesi!
Gün gelip oldu Rızâ’dan hâmile 
 Vakt erişti hafta ve eyyâm ile.
 

 diye başlayan ve Süleyman çelebinin mevlidine öykünerek Atatürk’e ithafen yazılan mevlidin şairi B.Kemal Çağlar ve

 “garibim namıma kerem diyorlar
aslı’mı el almış haram diyorlar
hastayım derdime verem diyorlar
maraşlı şeyhoğlu satılmış’ım ben”

diyen Han Duvarları’nın şairi F.Nafiz ÇAMLIBEL  ile kafa kafaya vererek yazdığı ve Cemal Reşit Rey’in bestelediği Onuncu Yıl Marşı vaktiyle yazılması elzem bir şiir  söylenmesi şart olan bir marştı. Hakikaten 10. Yıl  ve yakışır bir marş. 

10 yılda açık alınla çıktığımız onca savaştan yazdığımız sayfalar dolusu şanlı tarihin ardından 80 yıldır kazanamadığımız  ekonomik savaş, bitiremediğimi z terör belası, nihayetlendiremediğimiz yaftalama hastalığımız ve beraberinde sonlandıramadığımız kardeş kavgaları…

10 yılda yaratılan 15 milyon genç Çanakkalede sakaryada yitirilen aydın münevver bir neslin yerine namzet, tarihe gömme dalaletine düşmediğimiz bastığımız yerleri toprak diye geçmemize mani bir nesil. Kökü geçmişte bir ati.  80 yılda yaratılan 0 onbeş milyon gencin çocukları , torunları hatta ve hatta onları cennete götürecek kadar torunlarının torunları. Doyuramadığımız eğitemediğimiz sadece çoğalttığımız hep “yeni nesil” diyerek eleştirdiğimiz, “gençlik eldeyken de kardeşim devran sürmedim” diyemeyecek kadar ehl-i keyf ya da dese de utanmayacak kadar suçsuz.

Bütün dünyanın saydığı, Yüzyılın adamı ilan ettiği ama bizim bir türlü ne yaptığını bilemediğimiz anlamamak noktasındaki mukavemetimizin anlaşılamayacağı, bize” bir doktrin bırakmadığını ilim ve fenni bıraktığını” ifade etmesine rağmen pek itibar etmediğimiz kimin nasıl kullanacağını bilemediği diğerinin nasıl karalayacağına kanaat getiremediği açtığı yolda gösterdiği hedefe hiç durmadan yürüyeceğimize daha da ileri giderek varlığımızı Türk varlığına armağan edeceğimizi vaad ettiğimiz  izinden gitmek yerine izinde geçirdiğimiz Ulu Önder M.Kemal ATATÜRK.

10 yılda kurulan ve çivi çakma muvaffakıyetine varamadığımız sadece üzerinde hızlandırılmış tren facialrını bu millete yaşattığımız demiryolları. Halil Rıfat Paşa’ya hiç mi kulak vermedik? O “Gidemediğin yer senin değildir” derken. küreselleşen dünyada, Osmancık misali ‘Karacahisar’dan ötesini ’ görmeyi ne zaman düşleyeceğiz? Demiryolları ne zaman nostaljik yolculuklara ev sahipliği yapmaktan gariplerin mecburi istikameti olmaktan ne zaman kurtulacak?

Göğsümüz hala tunç siperi midir bilemem ama kimilerine göre, tarihin tekerrür ettiğinden nasibini almamayı şart edinmiş kimileri, artık Türk değil Türkiyeliyiz. Bu bir gerçek.

Türk’e durmanın yakışmayacağı aşikar olsa da durmanın yerinde saymanın bile müspet karşılanabileceği bir gerileme. 85. yılda 10. yıl marşını ciğer dolusu haykırmayı marifet sayacak, temcit pilavından bile kusturacak kadar.

 

Tarihten önce olduğu gibi sonra da var olacak olan dünyaya söyleyecek çok sözü vereceği çok ders olan bir millet için 100. yılına hızla yaklaştığımız ve dünya döndükçe yeni yüzyıllarını kutlayacağımız Cumhuriyet için 75 yıl geriden gelmek ne kadar trajik olsa gerek.

85. yılında geleceği kucaklamayı hedeflemeyen atalarının yüzüne nasıl bakacağını kendine dert edinmeyen, neyi merak etmesi gerektiğinin ayırdımına varamamış, tarihe karşı sorumluluk şuuru taşımayan biz gençler için  müstacelen bir dimağ tenkıyesi;  yüksekliğin hududun olmadığı belirtilerek verilen cumhuriyeti yükseltmek ve yaşatmak görevini hakkıyla ifa edebilmek adına zaruridir.

 

Cumhuriyetimizin 85. yılı kutlu olsun. Nice nice yıllara…

yürek sızlar kimi zaman, kimi zaman  karardıkça kararır da tüm metabolizmik faaliyetlerin muvazenesi şaşar. Fallarda kabarması şiirlerde makhurluğudur yüreğin bu halet-i ruhiyenin adı. İnsiyakınız her an çekip gitmeniz doğrultusunda fikir telekki eder istişare saatlerinde. beyin de hicretten taraftir. size düşense bitaraf olmamaktır malumun ilanının nedametini  yaşamamak adına. hepsi bir tarafa da umudun kaldırılması elzemdir zihnin en dip noktasındaki soğutuculara. çözülürse buzları elde kalmaya yetecek bişey kalmayacaktır nedenlerin yokluğunda…

vâveyl demekten öte bişey özetlemeyecektir  aslında…

Baharın gelmeye başladığı ve insan ruhunda zihninde “bişeyler
yapmalıyım dışarıda hayat akarken evde tıkılı kalmamalıyım” baskısını
kurduğu şu günler…Hayatın gerçeğinin gören göz için çok şey anlattığı
günler. Doğanın dirildiği beraberinde insanı da bu  dirilişe mecbur
kıldığı günler. Hayatının hiçbir safhasında sinemayı kültürel bir
faaliyet kefesine koymayan beni sinemaya gitme zaruretiyle karşı
karşıya bırakan da buna benzer duygular olmuştu. Eee tabii bi de karımın isteği.

 120  filmin adı. Burada uzun uzadıya filmi anlatacak değilim. O işle iştigalim yok. “http://www.sacidu.net”>Sacidunun sahasına
girerek haddimi aşmak istemem. (Sacidudan bu filmle ilgili yorumunu en
kısa zamanda bekliyorum tabi izlerse
J
Kökü mazide olan bir ati. İşin sırrı bu. Her geçen gün geçmişine
kendisine yabancılaşan yeni nesillere ibretlik bir öykü. Bugünlerde
söz konusu vatansa gerisi teferruattır diyenlerin yerine bu bilince
sahip olanları “vatan millet Sakarya edebiyatı” ve” hamaset” yapmakla
suçlayanlar prim yapar olmuş. Birileri de “ya felah-ı vatan” diyip
kitleleri ayağa kaldırmış ve boşalan yerlere oturacak kadar
bezirganlığa soyunmuştur. Başkaları bu duruşa farklı isimler vermiş
rant peşine düşmüş. Son yıllarda yükselen değer gibi dursa da her
geçen gün irtifa kaybeder olmuş. Eee havası boşalan balonun kaçınılmaz
sonu…

İşte bu film 120 yüreği anlatıyor. 120 bilinci. 120 aşkı. Sicili
kabarık iki günlük ABD tarihinin dev aynası ve zorlama yalan Hollywood
senaryolarının yerine  tarihi gerçekliğin anlatıldığı ” gömelim tarihe
desek seni sığmazsın” dedirtecek kadar destansı bir hadise. Teknoloji
marifeti Hollywood setlerinden ve efektlerinden uzak olması ise teknik
bakımdan eleştirilesi olsa da gerçeği yansıtması açısından alıp içine
çekici. Ve dizilince iki kol düzeninde ve hedefe kitlenince başlayan
eski ordu marşı.


”Ey şanlı ordu ey şanlı asker
Haydi Gazanfer umman-ı safter
Bir elde kalkan bir elde hançer
Serhadde doğru ey şanlı asker…”
 

Tarihsel gerçeklerin insanın içini acıtmasından ziyade  gururla karışık buruk taaccüple karışık garip bir halet-i ruhiye. Günümüz gerçekleri ve bizim bu gerçeklerin tekamülündeki pespayeliğimiz yürek sızlatan.Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine,
diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlikten
bahsederken ve “Kim var?” diye sorulunca, sağına ve soluna bakmadan
fert fert “ben varım! Benim olmadığım yerde kimse yoktur” diye haykıran ve “ gönüllüler bir adım öne” denildiğinde yerinde duramayacak kadar vazifeperver, gerisinin teferruat olduğunun idrakinde bir vatanperver ve daha büyük işler yapabilecek kadar ecdadını tanıyan geleceğin genci zamanının çocuğu, kahramanlık hikayeleri dinlemekten vazgeçmiş bizzat yazmaya talip 120 vatan evladından “hafıza-ı beşer nisyanla maluldur” sözünü şiar edinmiş bir nesle hala utanmasını becerebilen dimağlara ibretlik bir hikaye.

Gençliğe “Kim var”  seslenirken üstad necip fazıl, bu gençliğe aidiyet hissiyle
gönülden bağlı olan ben hicabımdan yüzüm kızarır da buradayım demeye dilim
varmaz.
Baktıkça utandım utandıkça bakamadım. salonda yalnızca 10 kişi. Bu kor
yürekli 120 vatan evladı daha doğrusu çocuğu destan yazarken yaşıtları
diğer salonda recep ivedikleydi ki;  bu tablo her şeyi özetliyordu
sanırsam. İşte bu da filmde damlayan gurur gözyaşlarının hüzne
dönüşmesiydi çıkışta…
Güzel günler göreceğiz çocuklar güneşli güzel günler…

Ruhları şad olsun…

Yüreği yetenlere ve utanmasını bilenlere şiddetle tavsiye ….

Günümüz insanının sorunsalı ya da dünyasının sorunlarla örülü olduğu düşünüldüğünde en büyük yanılgısı olan dünyasına gestaltçı bir yaklaşımla bakmanın pragmatik olduğu kanısını taşıyor ve olanca mukavetimle septik yanımı bastırıyorum.
Dışsal pekiştireçleri önemsememenin içsel başarının temelini oluşturduğu savını benimseyerek vakıalara bu nokta-ı nazardan bakıyor  ve filhakika davranışçı yaklaşımın klasik ya da operant çeşitlemesiyle   yıllarca pavlov ve köpeğiyle; skinner ve faresiyle dayatılan ezberi bozuyor; çalacak zilin salyalarımı akıtmaya yetmeyeceği bir şuura maschlov’un humanistik yaklaşımındaki piramidin en üstüne kendimi gerçekleştirmeye gidiyorum.
Davranışların değişiminde coğrafi çevreden ziyade davranışsal çevrenin etkisini göz önünde bulundurarak, algısal örğütleme yasasının öneminin ayırdımına vararak belleğimdeki izlerin birbirleriyle tutarlılığını ruhumda extreme tenakuzlar yaşamamak adına sağlamaya çalışıyorum.

    Zenginleşmenin yozlaşmakla eşanlamlı tutulduğu şu ahir zamanda fakir kalabilmek bir iftihar vesilesiyse olabildiğince mağrur olmam gerektiği hususunda mütavazılığımın realiteyle bir tutulacağı zannına kapılıyorum. Delilikle dahilik arasındaki nüansların zihin altıma yaptığı basıncın etkisini dindirmeye zaman ve mekanı hattı zatında iklimi bahane etmekten geri kalmamanın gerekliliğini benimsiyorum.

Sözün özü hafıza-ı beşer nisyanla malul olsa da öğrenilen bilgilerin değişik durumlarda kullanılması ve olumlu transferlerin yapılıp geriye ket vurmanın zaruretini idrak ediyorum.
Bilmenin olmak olmadığını olmanın yaşamaktan geçtiğini bilsem de saadetin yegane gerçeğinin cahillik olduğunu erdemli olmasa da biliyorum

hal-i pür melalimdir…

Ocak 27, 2008

Ankara kışının sabah soğuğu. Hasrete, ayrılığa dair ne söylenmişse şiir, şarkı, türkü herbiri bir bir dilimin ucunda yanan yüreğimin kuytularını dağlamakta…

Susmalıyım çığlık atarcasına hem de. Hüznümde boğulmalıyım “elveda” yı duymadan “hayırlı yolculuklar” demeden el sallamalıyım. Yüzüne hele gözüne hiç bakmamalıyım; bilirim kendimi. yoksa…
Dayanamam gidişlere ayrılışlara kalakalışlara. Son dokunuş yerini son bakışa bırakıverir akreple yelkovan az sonra çalacak veda çanına yetişme kaygısıyla birbirini kovalarken…
Boyun bükülür de başını kaldırıp bakmak yürek işidir gidenin ardından. Kalakalırsın yalnızlığında, karışsan da kalabalıklara hep bir yanın yalnızdır diğer yanın hasretteyken. Yüzün hüznün yüzüdür ve ilerlerken gideceğin yeri bilmeksizin bilsen de umursamaksızın dilinden dökülüverir gözünden dökülemeyenler…

Son bir bakışla
Merhaba diyorum hasretine
Son gülüş anı hatırda kalan
Vuslat özlemindeki hayalin

Seninle başladı her şey
Gece kendi etrafımda dönmemle
Gündüz sana görünmemle oldu.
Ve mevsim hep bahardı
Seninle ilk, sensizken hep son…

Adrenalin hormonumun varlık delili
ve kalp atışlarımın ritm bozukluğu
ve umut etmenin en güzel yanı
ve hayal dünyamın vazgeçilmez sürgünü…

Yokluğunun gözyaşları
Mecutluğunun gamzelerisin
Uzaklığında bile fiziki mekanda
Ruhumun bamtelindesin.

Bana benim varlığımı tattıran
Sana sensizliği anlatamasam da
seni sensiz bırakacak
ve sana senden kalmayacak kadar
Benimsin, Miladımsın.

HAYIRLI YOLCULUKLAR MEHLİKAM
 

Mevsim normallerinin üstünde seyreden soğuklar.  Soğuk tanımını yapmanın yersiz, yaşamanın  bir kez daha düşünülesi olduğu  soğuklar… ağzından duman çıkarmanın benim için oyun olmaktan çıktığı soğuklar…saçları ıslatmanın kafada meydana gelecek olası don olaylarına neden olacak soğuklar…kan dolaşımının ya da dolanamayışının his kaybına mahal vereceği soğuklar…nihilist soğuklar…ankaranın  tek varlığı ayrıcalığı soğuğu…

İşte bu soğuk tek suçlu. Gölgesiz günlerdeyim. Ne önüme ne ardıma düşmüyor güneşin fukara tesellisi. gülünce güneşim somurtunca mehtabımsın. Gül ki; görünsün güneşim çıksın bulutların ardından ısıtsın ruhumu. Gül ki; gülsün tebessümünü bekleyen bu aciz yürek.
Yüreği kar tanesi sevgilim, nar çiçeği bakışlım geçmiş olsun… 

nasıl olsa geçerdir…

Ocak 22, 2008

Dün öyle geçti bugün de böyle. Yarın da şöyle geçer. Geriye kaldı iki gün Onlar da şöyle ya da böyle geçer. Sonrası hafta sonu. İşte o hiç geçmesin…
Geçer geçer neler neler geçmedi ki?

İnsan doğar ve ölür. Hayat ya da yaşam denilen ve Aşık Veysel’in “iki kapılı han” diyerek en güzel tanımı getirdiği süreçte insanoğlunun farklı sosyal ve fiziksel mekanlarda aynı ortamı paylaştığı gönül erleri ki; paylaşımda gönüllülük esas olup menfaatin içeri girmesi namümkündür, çayın muhabbete bahane olmaktan ileri gitmediği  muhabbetler, ayrı geçen dakikaların ziyan sayıldığı zamanlar, olanın güzel olduğuna dair uzayıp giden mülahazalar vardır.

İşte bu cemiyetin vazgeçilmez ismi bizde FATMA ablamızdır. paskalya çöreğine tuzlu elazığ peyniri atacak kadar yenilikçi biri olmasının fevkinde peynir sevdalısı, bilinçli bir tüketicidir.
Islak keklerin yapımındaki maharet ve malzemeden çalmama gibi etik bir tutum ve hamuruna katılan sevgi mayasını karmak her yüreğin harcı değildir.
Soğuk Sivas’ın sımsıcacık bir gülüşüdür o.
Gürün’ü İstanbul Boğazı’na benzeten ilk ve tek kişi olmasının yanısıra bu benzetmeyle literatüre girmeye adaydır.
Suyun sıcaklığına rağmen kremanın erime noktasının yüksekliğinden ya da kalitesinden mütevellit  homojen bir karışım olamayan  neskafelerin bünyedeki bağımlılığı içindeki kafeinden midir yoksa sohbetin bamteline olan yatkınlığından mı? bilinse de bu sorunun yanıtı, vazgeçilemiyor bu tattan…
İnsan konduramıyor hastalığı, hüznü sevdiklerine.
yakışmıyor size de 
bir kahkaha boğar tüm hüznü …

Geçmiş olsun
Allah acil şfalar versin