öldük demektir…
Ekim 29, 2007
Atasözü ya da atalar sözü bir dilin zenginliğine işaret eder ki bu anlamda dilimiz piramidin en üst kısmında yer alır diller arasında ve herbirimiz rast gelmiştir bir mecliste “ne güzel söylemiş atalarımız” gibi bir ifadeyle başlayan ve genelde gerisi yalan yanlış getirlerek biten cümlelere ve hatta bitirilemeyen.ve sorgulanmayan, sorgulanamayan sözlerdir onlar. yanlışlığı her nedense düşünülmediği gibi bir noktada kutsallıkları vardır adeta kaşgarlı mahmud’un divan-ı lügai’it-Türkünden bu yana. bu sözlerin çıkış noktasında illa ki çok sağlam gözlemlerin bulunduğu su götürmez bir gerçek. ancak gözlem dediğimiz olay zaman içerisinde farklı sonuçlar vereceği gibi zamanla değişebilir de.
“davul bile dengi dengine” derken atalarımız kast sistemi konusunda safını seçmiş olmaktadır ya da “üzümünü ye bağını sorma” derken bu hadiseyi haram-helal dairesinde meşrulaştırmak mıdır? ya da dönüşen zaman içerisinde insanın gayri meşru işlere olan temeyülünün bir tezahürü müdür? geçmişten günümüze yaşanan ve adına tecrübe dediğimiz hadiselerin anlamlandırılması sürecinde mi yoksa bu süreci anlamlandıranlarda mı sorunun nedeni?
“Horozu çok olan köyün sabahı geç olur” sözünü olası bir demokrasi rejimine eleştirel bir bakışın ana fikri olarak mı söylemişlerdir ki - eğer böyleyse vizyon ya da öngörü takdire şayandır- ya da mevcut sistemin değerinin bilinmesi düşüncesinin bilinçaltına yaptığı bir baskının dışavurumu mudur?
“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı”nın yerini bir kupa neskafenin bidahaki ısmarlanıncaya ya da karşılığı ödeninceye kadar ki mahçupluğu alır olmuş hala arını korumuş utanmasını bilebilenler için.
ayrı düşmemek adına olmasa da içilmesi bir tarafa bırakılan (evvela tarafımdan) ayranın yerini kola alır olmuş ve hatta ayrılıkların suçunun bu vesileyle kendisine yüklenmesinden kurtulur olmuştu dünya dillerine kazandırdığımız ayran.
“sudan ucuz” deyiminin tahtı ise sallanalı çok oldu da düşmesi malesef an meselesidir. aslına bakılırsa dünya özellikle bizim yaşadığımız coğrafya suya yüzyıllardır açken biz nasıl olur da su mevzuuna böyle bir yaklaşım getirmişiz hep merakımı celbetmiştir ki artık merakım giderilmiş bulunmaktadır.
işte atalarımız söylemiş biz dinleyelim demek ya da söyleyecek daha ne var demek bir anlamda olduk demektir olduk demek öldük demek olmaktadır ki; doğrudur çünkü sadece ölüler fikir üretemez ve sadece onların söyleyecekleri söz yoktur ve nefes alıp vermek yaşıyor olmak anlamına gelmez, gelse de böyle yaşamak en acısı olasa gerek…
anlayana sivri sinek saz; anlamayana davul zurna az…
“O” na dır…
Ekim 19, 2007
Arza hacet yok halim sana ayandır
Söze gerek yok sessizliğim sana beyandır…
İncecik sızılarımdan, ilk göz ağrılarımdan sen haberdarsın, başkaları kalbimin sırlarına cahil. Dertlerim sana ayan başkaları dertlerime gafil.
Gafur olan ancak sensin, ancak senin affınla biter utancım, ahiret günü inceliğiyle yaşat beni..
Senin tenezzülünle mertebeler kazanır insan, başkasının önünde eydirme beni. senden başkasına boyun eydirme beni.
Emellerim hesaba gelmez, arzularım sayıya dökülmez. kalbimin sızılarını topla ki hesaba gelir bir duam olsun.
Bela. Hakkımdaki hükmün haktır. hakettiğimle değil lütfunla ağırla beni.
Beni bensiz bırak; beni sensiz bırakma…
şeker gibidir lakin şeker değildir…
Ekim 15, 2007
Ramazan ayı giderken yine çelişkilere gark etti bizi. Ramazan sonu hüznü mü bayram heyecanı mı? eski adına ne kaldı ki değişmekten öte dönüşen moda deyimiyle globalleşen dünyada. Bit pazarına nur yağmasa da bir nostalji ya da klasizm uydurmasıyla belki de kısırlaşan günümüz şartlarında mecburi istikamet geçmiş… Eski ramazanları da bayramları da bilmem göreceliğini bir yana bırakırsak Bize hiç mendil içerisinde harçlık verilmedi. bizim zamanımızda para mendil naifliğinden sıyrılmış direkt takdim edilir olmuştu Bayramlar tatille eşdeğer görülmezdi çocukluğumuzda. Baklavalar evde açılır kolonyalar için sabri tuncerde sıralar beklenirdi. Postaneler vefalı insanlarla dolardı basmakalıp bayram mesaileri göndermeyi vefa sananların yerine. Belki de değişmeyen tek şey ufukta mide fesatı geçirmenin olağan olduğu ve ramazan çıkan mideye mugayir bir ısrarkeşlik ve çocukların coşkusu sabahtan başlayan şeker toplama mesaileri ve büyüklerin bundan olsa gerek ramazan bayramına şeker bayramı deme dalaleti…
bilakis başlangıçtır ve gören göze çok şey anlatır…
Ekim 11, 2007
buhranlı geçen son günlerde bir abimizin babasının vefat haberini aldık.”inna lilahi ve inna ileyhi raciun”. her nefis ölümü tadacaktır ve O’ndan gelecek herşeye razıyız. aksi durum kalübelada verdiğimiz sözden dönmek olurdu.
”Deryada sonsuzluğu zikretmeye ne zahmet!
Al sana, derya gibi sonsuz Karacaahmet!
Göbeğinde yalancı şehrin, sahici belde;
Ona sor, gidenlerden kalan şey neymiş elde?
Mezar, mezar, zıtların kenetlendiği nokta;
Mezar, mezar, varlığa yol veren geçit, yokta…
Onda sırların sırrı: Bulmak için kaybetmek.
Parmakların saydığı ne varsa hep tüketmek.
Varmak o iklime ki, uğramaz ihtiyarlık;
Ebedi gençliğin taht kurduğu yer, mezarlık.”
diye aklımdan geçiverdi.ne de güzel söylemiş olsa da üstad necip fazıl ölüm karşısında aslında kelimeler de kifayetsiz kalıyordu. ve insan bi daha dünyada varlığından bihaber yaşadığını Allah’ın “ben sizi ancak ve ancak bana kulluk edesiniz diye yarattım” hükmünü kulak ardı ettiğini hatırlıyordu.
kalp devamlı dönüyor. kabristandan çıktıktan sonra günlük hayatın akışına hırsına keskin ama yumuşak, tedrici bir geçiş yaşıyoruz. işte bunun için “en hayırlı dost ölümü hatırlatandır” ve doğduğumuzda isim verilirken kulağımıza cenaze namazımızın ezanı okunmuştur da namazımız kılınacaktır. işte ömür bu kadardır.
başınız sağ olsun ağabey Allah rahmet eylesin…
hayırlı olsundan ziyade hayırlısı olsundur…
Ekim 9, 2007
ennihayetinde beklenen vücut bulur. filmin sonu bellidir senaryo son derece basittir.bize düşense bazı şerlerde hayır aramaktan öte bişiy değildir, hayırlısı olsun gibi bir temenniden ibarettir…
yolculuğun tekrar eden biyografisidir…
Ekim 9, 2007
güneşin ne yandan vuracağını hesap etme kaygı olmaksızın yolda birilerince nasıl da sabırla çizildiğine hep hayret ettiğim çizgilere takılır gözlerim hayat misali kesik kesik ve iki yandan çerçeveye alınmış başı da sonu da belli hiç bitmeyecek sansanız da. ve etraf kimi zaman alabildiğine yeşil ya da bazı hayatlar gibi akıl almaz çorak. teknoloji nimetiyle bedenim dışarıdaki güneşe inat serin ve yanımdakivatandaş arkadakilere inat sessiz. muavinin yapacağı yarım bardaklık çay servisi niye bu kadar caziptir ve neden yalnızlığın zirvesidir yolculuklar. gazete okuma alışkanlığınınyanında kendimi su içmek zorunda hissedilmişliğimde hep yoculuklarıın kalıntısıdır ruhumda. ya yola çıkmadan evvelki sona dair şüpheler neyin nesi. getir artık muavin yarım bardak çaydan bikaç dakika düşelim ankara yolundan. koltuğu yatırmasın öndeki vatandaş ve yanımdaki çok geveze olmasın da hangi filmi açarsa açsın muavin. çekerimperdemi yumarım gözümü yola…
insanlık onuru ve kralın çıplaklığının en azından fısıldanmışlığı arasındaki doğru orantının omurgadaki tezahürüdür…
Ekim 8, 2007
Kral çıplak diyebilmenin dik duruşunu yaşamak , koro halinde ” PADİŞAHIM ÇOK YAŞA” nidaları savurarak insanlık onurunu ayaklar almanın bayalığından ziyade ”MAĞRUR OLMA PADİŞAHIM, SENDEN BÜYÜK ALLAH VAR” demenin ve insanoğlunun biyolojik olarak omurgalılar sınıfında olduğununun farkındalığını aleme savurmanın hazzını yaşamak…
Ahfeşin keçisi ya da sürünün güzide bir parçası olmayı terkedip, elleri önde kavuşturmaktan sıyrılıp çobanlığa talip olmak için hiçbir zaman geç değil ve hayat her zaman bir duruş bekler söyleyecek sözü olanlardan…
zamanın göreceliği de olsa eski ramazanlardır…
Eylül 18, 2007
Bir ilçe iftara odaklanmış, sokaklar kimsesiz ya da bir kaç telaşlı insan sofraya ezandan önce varma kaygısı tavan yapmış. babamın herdaim iftar öncesi gelenekselleşmiş gergin halleri ve iftar vaktine kayıtsız itirazı. anamda bir koşuşturmadır gidiyor misafirler ağır ne olsa. bende kendi evinde misafir muamelesi gerginliği. top atar da minarelerden ezan sesi duyulur ya günboyu odaklanılan an gelmiştir. şükretmemek olmaz. diğer yandan istanbul için iftar vakti olmadan (15 dak aşağı yukarı) yemekten kalkma zorunluluğu ve acıma hissi doğumuzda yaşayanların bize acıdığını ya da o ihtimali göz ardı ederek…trt nin bu kez ezberi bozan iftar duası ise gelenekselleşen iftar anı için köklü bir değişikliktir benim adıma. Çorbanın her nedense içilme zorunluluğu kan şekerinin yenilen birkaç dilim tatlıyla ayarlanmasının ardından. midenin doyum noktasının gözün seviyesine erişebilmesi zihnin düşündüğünden öte olsa gerek. ve yine olmuyor uzmanlar halt etmiş ve yine anlaşılıyor ki o uzmanlar oruç tutmuyor. az az yemek namümkündür ve teori ile pratik yine uymamıştır. yemeğin hemen arkasından içilen çay ise belki de en çok özlenendir ve hatta belki çayla birlikte sigarasını tellendiren babamın sigara dumanı bu kadar mı güzel anlatır eve, iftara ve evdeki iftara özlemimi…
Allah kabul etsin…..
burukluğumdur…
Eylül 13, 2007
ankara için iftar saatini sofrada beklemek top atılmasa da ve pide kokusu için bile olsa yolu fırının önünden geçirtmek…
ramazan bir olsa da elde var sıfır ve bir kaç kutu ilaç…
harcımdır…
Eylül 10, 2007
Güzel Türkçemizin esnekliğini bir yana bıraktığımızda* 420 ytl dir ve yarın son günüdür.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur…
* harç kelimesi aynı zamanda yapabileceğim anlamını taşımaktadır…